| |
Çiçeklerin Tanrısı (Hamdi Koç)
Resimleri İçin Tıklayınız
'Burası size layık değil.
Burası Allahın sadece unuttuğu değil aynı zamanda ilelebet
defterden sildiği bir yer. Kimsenin gelip sizi rahatsız
etmeyeceği bir yer istiyorsanız ben size bulurum, hatta
buldum bile, dün gece bunu düşündüm. Herşey hazır. Ben de
hazırım. Size ben bakarım. Ben bakacağım. Hiç kimsenin
sizi, bizi, rahatsız etmemesini sağlayacağım. Ben de
rahatsız etmeyeceğim sizi, soru sormayacağım, sizi
seveceğim ama aşık olmuş numarası yapmayacağım. Madem
öleceksiniz, adam gibi öleceksiniz. Bunu sağlayacağım.'
'Yaşayan en güzel kadından
daha güzel bir kadın'ı yaşatmak için kurulan iki kişilik
bir dünya. Kapalı bir dünya. Çiçeklerle soluk alıp veren
bir dünya. Bu küçük dünyada 'yaşayan en güzel kadından
daha güzel olan kadın' yaşayabilecek mi? En yalnız şair
olan erkek onu yaşatabilecek mi?
Melekler Erkek Olur'un
yazarı Hamdi Koç'un yeni romanı Çiçeklerin Tanrısı bu
yalnız dünyaya yapılan hüzünlü bir aşk yolculuğu.
Gölgesizler (Hasan Ali Toptaş)
Resimleri İçin Tıklayınız
Kentte ve köyde, iki ayrı
yerde ve iki ayrı zamanda gelişen iki öykünün içinde
ansızın başlayan ve nedeni bilinmeyen kayboluşlar
karşısında umarsızlığı yaşayan bir avuç insanın romanı.
Aynı acıların, aynı şaşkınlıkların, aynı yazgıların kentte
ve köyde yinelendiği, her şeyin birbirine koşut gittiği,
iç içe girdiği, kentin köyde, köyün de kentte
yankılandığı, gerçekle hayalin birbirine karıştığı,
insanların başkalannın hayatını sürdürdüğü bir roman.
Sıradışı kurgusuyla okuru şaşırtan, üzerinde düşünmeye
zorlayan bu roman aynı zamanda Türkçe'nin ustaca
kullanıldığı, zengin betimlemelerin renklendirdiği bir dil
şöleni. Yazın dünyamızın bu yeni konuğu Hasan Ali Toptaş'a
hoş geldin derken, "1994 Yunus Nadi Roman Ödülü"ne değer
bulunan "Gölgesizler"i okurlarımıza kıvançla sunuyoruz.
Geri
Gelmemek Üzere (Mehmet Anıl)
Resimleri İçin Tıklayınız
Akdeniz'in ortasında,
Sicilya Adası'na bağlı ıssız bir deniz feneri: San Lorenzo.
Dış dünyayla bağlantı kurmadan bu kayalık adacıkta
haftalar, hatta aylar geçiren bir gönüllü sürgün: fenerin
bekçisi Mehmet Ali Pargalı; ve ölümcül, onulmaz bir aşkla
bağlandığı, gizemli bir genç kadın: Gül. Geri Gelmemek
Üzere, bir aşk romanı; şaşırtmacalarla dolu tuhaf bir
aşkın romanı. ıstanbul ile San Lorenzo arasında gidip
gelen ve geri dönüşlerle anlatılan öykü, bir gerilim
romanı heyecanıyla, bir aşk romanı duyarlılığıyla ve
serüven romanı sürprizleriyle gelişiyor. Mehmet Ali
Pargalı'yı ıstanbul'daki güvenli evinden, annesinin
ölümünden sonra sorumsuzca sürdürdüğü kolay hayattan alıp
Akdeniz'in mavilikleri içindeki bu ıssız deniz fenerine
nasıl bir fırtına göndermişti? Genç adam, Gül'e olan
aşkını yıllar yılı neden mektuplara dökmüştü? Genç kadının
varlığı Pargalı'nın yaşamını nasıl etkilemişti? Gül'ün ruh
ikizi kimdi? Geri Gelmemek Üzere, bir ilk roman; Mehmet
Anıl'ın bundan sonra yazacaklarını, anlatacaklarını merak
ettiren, sürükleyici ve usta işi kurgusuyla kendini bir
solukta okutan bir ilk roman.
"Benim kadar acı çekmedikçe
Tanrı'ya inanmamı beklemeyin benden."
"Tanrı'yı güldürmek istiyorsan ona hayallerinden bahset."
Böylesi çığlıklarla başlayan Zamanın Manzarası, kimsenin
görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının
ressamı olmayı seçen bir yazarın yedinci romanı.
"Aşkın sayısız tanımı
olduğu iddiası sadece bir varsayım. Aşk, her seferinde
yalnızca kendine benzer. Onu değişik sözcüklerle
tanımlamamız, olsa olsa karşılaştığımızda bütünüyle
kavrayamamızdandır."
Mehmet Eroğlu, bu
romanında, hayatında bulamadığı ilahiliği edebiyatta
arayan, savaşta edindiği pişmanlıktan oyduğu bir puta
taparak sürekli ruhsal yolculuklar yapan kahramanının
gözünden, 1988-2002 yılları arasındaki Türkiye'yi,
insanlarımızı, ölüme yatanları, acıları ve trajik bir aşkı
anlatıyor.
Elif; ölümün kolay kolay
giremediği varsıl bir dünyanın içindeki
o güzel, büyük bakışlı kadın, eşsiz varlığını bir silgi
gibi kullanarak, ruhu savaşta ölülerle lanetlenmiş roman
kahramanına, ömrü boyunca yabancısı olduğu bir düş gücü ve
umut armağan edecektir.
"Savaşırken insan önce
annesini yitirir," diyen kahramanımız Barış Utkan ise,
yitirdiği acıma duygusunun ve çatısını bir türlü
kuramadığı hayatına anlam katacak tek şeyin, aşkın
peşindedir. Ama varlıklı bu kadınla çıktığı yolculuk,
kahramanımızı, o güne kadar parçası olduğu her şeyden daha
büyük ve daha geniş olduğunu kavrayacağı yoksulluğa
katılmaya götürecektir.
Yazmak, savaş, Tanrı'yla
çatışma ve yazgı gibi yazarın önceki kitaplarında ele
aldığı temaların çevresinde gelişiyor görünse de,
öyküsünün ana teması tartışmasız aşk olan Zamanın
Manzarası, insanlığı, insanlığın özünde var olup da
karanlık dehlizlerde üzeri kalın duvarlarla örtülüp,
soluksuz bırakılmış olan 'acıma' duygusuna projektör
tutarak aydınlığa çıkaran bir 'yoğun şefkat' romanı...
Sabır Çıkmazı (Nevzat Çakır)
Resimleri İçin Tıklayınız
Yüzyılın başında güney
Ege'de yüzlerce yıl Rumların ve Türklerin birlikte
oluşturdukları Ege yaşam geleneği; evler, konaklar,
sokaklar, mahalleler, köyler, kasabalar, kentler,
buralarda yaşayanlar, yaşananlar hala izlerini koruyan bir
gerçek olarak buraları dolaşırken her yerden karşımıza
çıkar. Cumhuriyet'le beraber yöreyi terk eden Rumlardan
sonra yalnız kalan Türkler daha bu yalnızlığa alışmadan
batıya açılmanın sonucu birdenbire karşı karşıya
geldikleri bambaşka değerler ve kültürlerin baş döndürücü
bir hızla etkisi altında kalmaya başladılar.
Önce binlerce yılda oluşan bir yerleşim kültürünün aynı
hızla nasıl eriyip gittiğini gördü Egeliler. Sonra da
hızlı gelişimin gereği yepyeni değerlerin ve kültürlerin
bombardımanı altında ne yapacaklarını şaşırdılar.
ışte "Sabır Çıkmazı" bu şaşkınlığın nelere mal olduğunun
öyküsüdür.
Nevzat Çakır bu ilk romanıyla yıkılan konakların, yıkılan
gönüllerin feryadını doyuruyor.
Kayıp ısimler Sözlüğü (Sebahattin Demiray)
Resimleri İçin Tıklayınız
Yirminci yüzyıl başında
ıstanbul'da, Aksaraylı Onikiler Çetesi etrafı haraca
keserken bir yandan da günümüz mafyasının temellerini
atmaktadır... Baskı rejimiyle yıldırılan halk,
Direklerarası'nda ve çayır kumpanyalarında kıssalardan
hisse çıkarmaya çalışırken, gençler jurnal listelerine
isimleri yazılmasın diye, Frenk icadı futbolla vakit
geçirirler. Saltanatının son günlerini yaşayan Sultan
Abdülhamit'i eğlendirmek için saraya çağırılan,
hikayeleriyle Magrip'te mukallitliğiyle Maşrık'ta nam
salmış Meddah Abidin Efendi, Yıldız Sarayı'nda gördüğü bir
cariyeye aşık olur...
6-7 Eylül olaylarının arifesinde Paris'ten hareket eden
Orient Express'ten ıstanbul'a iki adam iner. Biri Binbir
Gece Masalları'nda anlatılan Doğu hazinelerini ele
geçirmek isteyen Fransız serüvenci Jan, diğeri sürgüne
gönderilen Osmanlı Hanedanı'ndan Prens Mustafa'dır...
Enis'in bütün arkadaşları ya silahlı çatışmalarda
öldürülmüş ya da uğradıkları işkenceler sonucu sakat
kalmıştır. Etrafında tek bir dostu yoktur artık. Mensup
olduğu sol örgütten dışlanmış, üstelik çalıştığı gazeteden
de kovulmuştur ve beş parasızdır. Üniversite yıllarında
platonik bir aşkla tutkun olduğu Hevâl oturduğu apartmana
taşınınca, hayatının akışı değişir. Akıl sağlığını günden
güne yitirmeye, gerçekle hayali birbirine karıştırmaya
başlar...
Ve... hayatları hiçbir zaman kesişmemiş olan bu erkekler,
farkında olmadan Prenses Ünzile'nin hikayesini
anlatırlar...
Git
Kendini Çok Sevdirmeden (Tuna Kiremitçi)
Resimleri İçin Tıklayınız
Sevmesini de gitmesini de
bilenler için:
Git Kendini Çok Sevdirmeden. Nostalji,
aşk kırıklıkları, evlilik, birbirini sonradan anlamanın
hüznü ve acılara rağmen hayata tutunma çabaları... Tuna
Kiremitçi'nin ilk romanı, bir kazada oğlunu yitirdikten
sonra annesinin
Eskişehir'deki evine sığınan Arda Akad'ın öyküsünü
anlatıyor. Arda'nın ana ocağında genç kızlık yıllarına
geri dönüşü ve ilk aşk
öyküsünün kahramanı olan erkeğin
yirmi üç yıl sonra yeniden ortaya çıkışı...
Sevmek ve gitmek üzerine, "ince düşünülmüş" bir roman.
Sunay Akın
İzmir Özel
Saint-Joseph Fransız Lisesi’nde Büyüleyici Bir Sunay Akın
Resimleri İçin Tıklayınız
İzmir Özel Saint-Joseph
Fransız Lisesi’nin düzenlediği ve bugün açılışı yapılan
“IV. Kitap Haftası ve Okuma Günleri” çerçevesinde şairimiz
Sunay Akın İzmirli Lise öğrencileri, velileri ve
öğretmenleriyle söyleşti.
Konferans salonu doldu taştı. Tüm dinleyicileri büyüleyen
Sunay Akın söyleşiden sonra kitap imzaladı.
Söyleşiye katılan ve izleyenlerin adına duygularını
aktaran bir öğrencimizin yazısı söyleşinin genel havasını
çok güzel bir şekilde şöyle aktarıyor.
Sıkılmadık… İnanılmaz bir
olay ki, bir tekimizin bile gözünde o baygınlık ifadesi
yoktu. Salonda tek bir oflama duymadım… Saate atılan
kaçamak tek bir bakış çarpmadı gözüme… Bütün bunlar
gerçekten alışılmadık çünkü böylesi söyleşiler genellikle
inanılmaz bir hal alır…
Ancak bu sefer her şey farklı oldu. Bambaşka bir
kişilikle, bambaşka bir ifadeyle, bambaşka bir bakış
açısıyla karşılaştık. Bu inanılmaz gözlemciliğin, dopdolu,
capcanlı anlatımın, rengarenk hikayeleri en anlamlı
noktalarından çekip alan ve bizlere fırlatan bu insanın
karşısında, kendi adıma konuşayım, nutkumuz tutuldu.
Artık yere düşen sarı bir yaprağa da, Kız Kulesi’ne de,
bir film afişine de, her hangi bir binanın penceresine de,
eski bir kütüphaneye de sanırım daha farklı bakacağız…
Sanırım biz hayata daha farklı bakacağız. Sanırım bakmaya
değil Sunay Akın gibi görmeye çalışacağız. Selin Kantarcı
|
|