Sonuçları
2002-2003 Kitap Haftası Resimleri
3. Kitap Haftası ve Okuma Günleri 24-30 Ocak 2003
tarihleri arasında yapıldı. Etkinliğimize İzmir ve İstanbul’dan otuz beş okul
katıldı.
Öğrenci, öğretmen ve aile birlikleri tarafından
okunan altı kitabın yazarı ile söyleşiler yapıldı.
Etkinliğimiz kapsamı içinde İzmirli şairlerle
şiir ve edebiyat üzerine bir panel düzenlendi. Konak Kültür Merkezi’nde medya
ile bir konferans verildi. Güzel ve Anlamlı Okuma Yarışması’na da yirmi üç
ilköğretim okulu katıldı.
Etkinlik boyunca " Yazının Tarihi ” adlı
sergi büyük ilgi ve beğeni ile izlendi.
Gelecek yıl yapılacak etkinliğin hazırlıkları
şimdiden başladı.
Okuma Yarışması’nın Ödülleri :
- Liseliler Ödülü : Hakan Akdoğan- “ Gölge
Yaşatan "
- Öğretmenler Ödülü : Yiğit Okur- “ Hulki Bey
ve Arkadaşları "
- Aile Birlikleri Ödülü : Yiğit Okur- “ Hulki
Bey ve Arkadaşları "
"Biz bir adada yaşıyorduk aslında. Cehennem
ateşinin ortasındaki küçücük bir adada, mutluluğu, huzuru, bu mutluluk ve
huzurun sahte olduğunun farkında olmadan yaşıyorduk... Ateşin yakıcı
alevlerinden kendimizi korumaya çalışsak da yine de için için yanarak,
kavrularak kendi cehennemlerimizi yüreğimizde taşıyarak... Hepimiz küçük birer
çocuktuk savaş başladığında. Ortasında yaşadığımız cehennemi oyun sanıyor, onda
oyun keyifleri arayarak büyümeye çabalıyorduk."
II. Dünya Savaşı'nın ilk yılları.. Giderek cehennem ateşine dönen ve dünyaya
yayılmaya başlayan savaş.. Bu ateşten denizin ortasında savaş dışı kalmayı
başarmış bir küçük barış adası Türkiye ve göç yollarının kesiştiği noktada sakin
bir liman İstanbul.. Nazilerden kaçırılan Polonya altınları.. Casuslar.. Göçler
ve parçalanan aileler... Dört çocuğun gözüyle savaş ve savaşın acıları...
Bedensiz bir gölgeden hem kaçan hem de onu
yaşatan, çocukluğu çalınmış bir adam. Yaralı bir bilinçle, bilinçaltındaki
sızılarıyla gidebileceği bir yer arıyor. Uyanıkken düş görülmeyen, gölgesiz,
dünsüz bir yer...
Düş... gerçek... bulantı... ve bir belirip bir yok olan acımasız bir bölge.
İnsan yeni bir yaşama başlamaya karar verirse yaralarını nerede bırakmalı?.. Ya
o yaraları sırtlayıp peşinden gelen bir gölgeden nasıl saklanmalı?.. Nasıl?..
"...Anılar labirentinde kaçamak yaptığım kuytularda konaklayacağım kaybolmak
pahasına. Eskimiş kahkahalara hüzünden birer gülümseyiş biçeceğim. Yitirilmiş
mutlulukların kırıntılarını bulursam eğer, cebimde biriktireceğim. Karanlık,
anne şefkatiyle örtecek hatalarımı, utançlarımı, sıkıntılarımı ve harmanlayacak
yaşama, kaybolup gitsinler diye. Uykuya dalacağım, derin bir denizin dibine
doğru gözlerim açıkken yavaşça iner gibi. Geçmiş yaşamların içine düşeceğim. Onu
düşüneceğim. Sadece onu."
Bir şey yaşarsınız ama aslında yaşadığınız başka
bir şeydir. Hıçkırarak ağlarsınız ama aslında kahkahalar atmışsınızdır. Sevgi,
mutluluk, zafer, hepsi birer yanılsamadır. Yaşam kurgudur, gerçek düştür.
Yalnızca inancınızla biçimlenen bir avuç hamur. Neye inanıyorsanız, gerçek odur.
(Arka Kapak)
Ezginin Günlüğü topluluğunun solisti Hüsnü Arkan'la ilk olarak bir pop müzik
kasetini dinlerken karşılaştım. Can Yücel'in Sevgi Duvarı şiirinden kendi
bestelediği bir parçayı sölüyordu. O şiiri öyle algılayabilmek ve öyle
besteleyip söyleyebilmek için gerçek bir sanatçı kumaşına sahip olmak gerekirdi.
Arkasından, 1998 Kasımında yayımlanan Ölü Kelebeklerin Dansı romanı elime geçti.
Türkçe yazılan romanlarda en azından benim görmediğim bir tarzda, sanal bir
dünyada yaşanan ya da yaşanıp yaşanmadığı kuşkulu insanlar ve olaylar, gizli bir
alaycılık ve şaşılacak bir doğaçlama havası içinde anlatılıyordu bu romanda.
Hüsnü Arkan yeni romanında kendisini bize bu kez bambaşka bir atmosfer içinde
gösteriyor: Şiirli bir anlatım, 12 Eylül döneminin bunalımlı günlerini alegorik
duyumsatmalarla sezdiriş, polisiye bir gerilim ve son derece de akıcı bir üslup.
Arkan bu çok başarılı yeni romanıyla, Türkçe edebiyat içinde, artık kendisine de
bir yer ayrılması gerektiğini tartışmasız bir biçimde kanıtlıyor.
- Erhan Bener-
İnsan gerçekliğine bu kez dolaysız yolla akıl
bozukluğunun çarpık bakış açısından yaklaşmak istedim. O yüzden öyküler, kurgu
ve dil yer yer eğildi, büküldü, biçimsizleşti. Hayal ürünüyle gerçek, olağanla
olağandışı birbirine karıştı. Sonunda kendine özgü bir biçem oluştu. Biçemin de
dilin de tek bir ereği var: Güzel bir romana bürünüp karmaşa içindeki yalınlığı
avlayabilmek.
"Kaan Arslanoğlu için roman farklı yaşam seyirlerinin denendiği bir laboratuvar
gibi. (...) Yazar belirli bir basınç uygulandığında insanlara neler olduğunu
gözlemliyor: Ne kadar dayanıyorlar, ne zaman değişmeye başlıyorlar, hangi yönde
gelişim gösteriyorlar? Yazar laboratuvar şefi olarak tepki biçimlerinden
yalnızca bireyler hakkında çıkarım yapmakla kalmıyor, (...) ayrıca kendilerinin
veya birbirlerine davranışlarının değişmesiyle oluşturdukları toplumsal
ilişkilerin de yeni baştan düzenlenip düzenlenmediğini öğrenmek istiyor.
- Karl Markus Gauss-
Frankfurter Allgemeine Zeitung
Bir manastır bahçesinde filizlenmişti sevgi...
Dördüncü Murad saltanat kayığında, can sıkıntısını gidermek için insan avına
çıkmışken... Topal Recep Paşa, ikinci bir sultan gibi tersanede korku
salarken... Kalyoncu nakkaşı Yusuf, rahibe olma yolunda isteksiz adımlarla
ilerleyen Anna'yı gördü günlerden bir gün...
Samatya'da, Surp Astvadzadzin manastırının süslü avlusunda gezinen küçük bir
kızdı Anna... Çocuk bile sayılabilirdi Yusuf'un gözünde... Ama sevmeyi
biliyordu... Hem aradan geçecek on bir yılda büyüyecekti elbet... Bin altı yüz
otuz altı yılının sonyazında, bir fesleğen yortusunda, kırılmaz sandığı kabuğunu
kendi eliyle kıracaktı.
Hulki Bey ve Arkadaşları'nın öyküsü 1955 yılı
Eylülünün beşinci günü, akşam saatlerinde başlıyor. Geriye dönüşler ve ileriye
gidişlerle sürdürülen anlatım, önce on yıl geriye dönüp 1945 yılının karlı bir
Ocak gecesinde yoğunlaşıyor; sonra on yıl ileri gelip 1955 yılı Eylülünün
altıncı gecesine, Cumhuriyet tarihinde 6-7 Eylül Olayları diye bilinen, hala
izleri silinmemiş o toplumsal, siyasal büyük yanılgıya tanıklık ediyor; yirmi
yıl sonra 1975 yılının yağmurlu bir Nisan akşamı sona eriyor. Böylece, Hulki Bey
ve Arkadaşları, roman kahramanlarının otuz yıllık yaşam serüvenini, görsel
denecek bir anlatımla yansıtıyor. Arkadaşlık denilen bir tür varolma tarzının
özündeki soyut sevgiyi öyküleştirip tanımlıyor. Bir yandan da, olası, basit
isteklerin karşı konulmayan bir yazgıyla nasıl yitip gittiğini dile getiriyor.
Erotik dokunuşlarla sürüp giden öykü, beklenmedik sürekli olaylar zincirinide,
güldüren, gülümseten yapısına karşın, tabanında gizemli bir hüzün estiriyor. Bu
ilk romanıyla edebiyat dünyamıza giren Yiğit Okur, bir dönem İstanbul'unun artık
anılarda kalmış mozaiğini, rengini, sesini, kokusunu ustaca yansıtıyor;
unutulmaya üz tutmuş bir tadı yüzeye çıkarıyor.
|