web statistics software İzmir Özel Saint Joseph Fransız Lisesi

29 Temmuz 2010, Perşembe

2002 - 2003  Liseler Arası Kitap Haftası ve Okuma Günleri

 
 
 

Sonuçları

2002-2003 Kitap Haftası Resimleri

3. Kitap Haftası ve Okuma Günleri 24-30 Ocak 2003 tarihleri arasında yapıldı. Etkinliğimize İzmir ve İstanbul’dan otuz beş okul katıldı.

Öğrenci, öğretmen ve aile birlikleri tarafından okunan altı kitabın yazarı ile söyleşiler yapıldı.

Etkinliğimiz kapsamı içinde İzmirli şairlerle şiir ve edebiyat üzerine bir panel düzenlendi. Konak Kültür Merkezi’nde medya ile bir konferans verildi. Güzel ve Anlamlı Okuma Yarışması’na da yirmi üç ilköğretim okulu katıldı.

Etkinlik boyunca " Yazının Tarihi ” adlı sergi büyük ilgi ve beğeni ile izlendi.

Gelecek yıl yapılacak etkinliğin hazırlıkları şimdiden başladı.

Okuma Yarışması’nın Ödülleri :

  • Liseliler Ödülü : Hakan Akdoğan- “ Gölge Yaşatan "
  • Öğretmenler Ödülü : Yiğit Okur- “ Hulki Bey ve Arkadaşları "
  • Aile Birlikleri Ödülü : Yiğit Okur- “ Hulki Bey ve Arkadaşları "

Cehennemde Bir Ada : Gülseren Engin (Resimler İçin Tıklayınız)

"Biz bir adada yaşıyorduk aslında. Cehennem ateşinin ortasındaki küçücük bir adada, mutluluğu, huzuru, bu mutluluk ve huzurun sahte olduğunun farkında olmadan yaşıyorduk... Ateşin yakıcı alevlerinden kendimizi korumaya çalışsak da yine de için için yanarak, kavrularak kendi cehennemlerimizi yüreğimizde taşıyarak... Hepimiz küçük birer çocuktuk savaş başladığında. Ortasında yaşadığımız cehennemi oyun sanıyor, onda oyun keyifleri arayarak büyümeye çabalıyorduk."
II. Dünya Savaşı'nın ilk yılları.. Giderek cehennem ateşine dönen ve dünyaya yayılmaya başlayan savaş.. Bu ateşten denizin ortasında savaş dışı kalmayı başarmış bir küçük barış adası Türkiye ve göç yollarının kesiştiği noktada sakin bir liman İstanbul.. Nazilerden kaçırılan Polonya altınları.. Casuslar.. Göçler ve parçalanan aileler... Dört çocuğun gözüyle  savaş ve savaşın acıları...
 

Gölge Yaşatan : Hakan Akdoğan (Resimler İçin Tıklayınız)

Bedensiz bir gölgeden hem kaçan hem de onu yaşatan, çocukluğu çalınmış bir adam. Yaralı bir bilinçle, bilinçaltındaki sızılarıyla gidebileceği bir yer arıyor. Uyanıkken düş görülmeyen, gölgesiz, dünsüz bir yer...
Düş... gerçek... bulantı... ve bir belirip bir yok olan acımasız bir bölge. İnsan yeni bir yaşama başlamaya karar verirse yaralarını nerede bırakmalı?.. Ya o yaraları sırtlayıp peşinden gelen bir gölgeden nasıl saklanmalı?.. Nasıl?..
"...Anılar labirentinde kaçamak yaptığım kuytularda konaklayacağım kaybolmak pahasına. Eskimiş kahkahalara hüzünden birer gülümseyiş biçeceğim. Yitirilmiş mutlulukların kırıntılarını bulursam eğer, cebimde biriktireceğim. Karanlık, anne şefkatiyle örtecek hatalarımı, utançlarımı, sıkıntılarımı ve harmanlayacak yaşama, kaybolup gitsinler diye. Uykuya dalacağım, derin bir denizin dibine doğru gözlerim açıkken yavaşça iner gibi. Geçmiş yaşamların içine düşeceğim. Onu düşüneceğim. Sadece onu."
 

Menekşeler, Atlar, Oburlar  : Hüsnü Arkan (Resimler İçin Tıklayınız)

Bir şey yaşarsınız ama aslında yaşadığınız başka bir şeydir. Hıçkırarak ağlarsınız ama aslında kahkahalar atmışsınızdır. Sevgi, mutluluk, zafer, hepsi birer yanılsamadır. Yaşam kurgudur, gerçek düştür. Yalnızca inancınızla biçimlenen bir avuç hamur. Neye inanıyorsanız, gerçek odur.
(Arka Kapak)
Ezginin Günlüğü topluluğunun solisti Hüsnü Arkan'la ilk olarak bir pop müzik kasetini dinlerken karşılaştım. Can Yücel'in Sevgi Duvarı şiirinden kendi bestelediği bir parçayı sölüyordu. O şiiri öyle algılayabilmek ve öyle besteleyip söyleyebilmek için gerçek bir sanatçı kumaşına sahip olmak gerekirdi. Arkasından, 1998 Kasımında yayımlanan Ölü Kelebeklerin Dansı romanı elime geçti. Türkçe yazılan romanlarda en azından benim görmediğim bir tarzda, sanal bir dünyada yaşanan ya da yaşanıp yaşanmadığı kuşkulu insanlar ve olaylar, gizli bir alaycılık ve şaşılacak bir doğaçlama havası içinde anlatılıyordu bu romanda. Hüsnü Arkan yeni romanında kendisini bize bu kez bambaşka bir atmosfer içinde gösteriyor: Şiirli bir anlatım, 12 Eylül döneminin bunalımlı günlerini alegorik duyumsatmalarla sezdiriş, polisiye bir gerilim ve son derece de akıcı bir üslup. Arkan bu çok başarılı yeni romanıyla, Türkçe edebiyat içinde, artık kendisine de bir yer ayrılması gerektiğini tartışmasız bir biçimde kanıtlıyor.
- Erhan Bener-

Kuş Bakışı : Kaan Arslanoğlu (Resimler İçin Tıklayınız)

İnsan gerçekliğine bu kez dolaysız yolla akıl bozukluğunun çarpık bakış açısından yaklaşmak istedim. O yüzden öyküler, kurgu ve dil yer yer eğildi, büküldü, biçimsizleşti. Hayal ürünüyle gerçek, olağanla olağandışı birbirine karıştı. Sonunda kendine özgü bir biçem oluştu. Biçemin de dilin de tek bir ereği var: Güzel bir romana bürünüp karmaşa içindeki yalınlığı avlayabilmek.
"Kaan Arslanoğlu için roman farklı yaşam seyirlerinin denendiği bir laboratuvar gibi. (...) Yazar belirli bir basınç uygulandığında insanlara neler olduğunu gözlemliyor: Ne kadar dayanıyorlar, ne zaman değişmeye başlıyorlar, hangi yönde gelişim gösteriyorlar? Yazar laboratuvar şefi olarak tepki biçimlerinden yalnızca bireyler hakkında çıkarım yapmakla kalmıyor, (...) ayrıca kendilerinin veya birbirlerine davranışlarının değişmesiyle oluşturdukları toplumsal ilişkilerin de yeni baştan düzenlenip düzenlenmediğini öğrenmek istiyor.
- Karl Markus Gauss-
Frankfurter Allgemeine Zeitung

Gümüşlü Martı : Selma Fındıklı (Resimler İçin Tıklayınız)

Bir manastır bahçesinde filizlenmişti sevgi... Dördüncü Murad saltanat kayığında, can sıkıntısını gidermek için insan avına çıkmışken... Topal Recep Paşa, ikinci bir sultan gibi tersanede korku salarken... Kalyoncu nakkaşı Yusuf, rahibe olma yolunda isteksiz adımlarla ilerleyen Anna'yı gördü günlerden bir gün...
Samatya'da, Surp Astvadzadzin manastırının süslü avlusunda gezinen küçük bir kızdı Anna... Çocuk bile sayılabilirdi Yusuf'un gözünde... Ama sevmeyi biliyordu... Hem aradan geçecek on bir yılda büyüyecekti elbet... Bin altı yüz otuz altı yılının sonyazında, bir fesleğen yortusunda, kırılmaz sandığı kabuğunu kendi eliyle kıracaktı.

Hulki Bey ve Arkadaşları : Yiğit Okur (Resimler İçin Tıklayınız)

Hulki Bey ve Arkadaşları'nın öyküsü 1955 yılı Eylülünün beşinci günü, akşam saatlerinde başlıyor. Geriye dönüşler ve ileriye gidişlerle sürdürülen anlatım, önce on yıl geriye dönüp 1945 yılının karlı bir Ocak gecesinde yoğunlaşıyor; sonra on yıl ileri gelip 1955 yılı Eylülünün altıncı gecesine, Cumhuriyet tarihinde 6-7 Eylül Olayları diye bilinen, hala izleri silinmemiş o toplumsal, siyasal büyük yanılgıya tanıklık ediyor; yirmi yıl sonra 1975 yılının yağmurlu bir Nisan akşamı sona eriyor. Böylece, Hulki Bey ve Arkadaşları, roman kahramanlarının otuz yıllık yaşam serüvenini, görsel denecek bir anlatımla yansıtıyor. Arkadaşlık denilen bir tür varolma tarzının özündeki soyut sevgiyi öyküleştirip tanımlıyor. Bir yandan da, olası, basit isteklerin karşı konulmayan bir yazgıyla nasıl yitip gittiğini dile getiriyor. Erotik dokunuşlarla sürüp giden öykü, beklenmedik sürekli olaylar zincirinide, güldüren, gülümseten yapısına karşın, tabanında gizemli bir hüzün estiriyor. Bu ilk romanıyla edebiyat dünyamıza giren Yiğit Okur, bir dönem İstanbul'unun artık anılarda kalmış mozaiğini, rengini, sesini, kokusunu ustaca yansıtıyor; unutulmaya üz tutmuş bir tadı yüzeye çıkarıyor.

 

Geri